ÖĞRENİLMİŞ MERHAMETSİZLİK

ÖĞRENİLMİŞ MERHAMETSİZLİK



Fıtrata Yabancılaşma 
İnsan, anne şefkatinden de önce tadar merhameti; henüz ana rahminde ete kemiğe bürünürken… 
Anne karnının merhameti, şefkati ve kuşatıcı koruması sayesinde doğar insan. Onu, merhamet kadar besleyen, geliştiren, büyüten, çoğaltan, destekleyen başka bir duygu yoktur. Bu nedenle, anne babaya verilen en güçlü duygu merhamettir. İnsan yavrusunun, tamamen aciz ve çaresiz bir halde geldiği dünyadaki ilk gıdası anne sütü olduğu kadar anne şefkatidir. İnsanın adeta içine doğduğu merhamet, aynı zamanda farkında olmadan, benimsediği ilk duygudur Merhamet insan fıtratının böylesine ayrılmaz bir parçası iken, bazen insan zaman içerisinde fıtratına yabancılaşır, özünden uzaklaşır, kalbi katılaşır ve gür gelip bir hırsıza, bir katile dönüşür. Merhamete muhtaç bir halde dünyaya gelen insani, merhametsizleştiren, onu özünden ve fitratından uzaklaştırarak ‘kötu” yapan şey nedir? Masum bakışları kinle dolduran, yumuk elleri öfke yumruğuna döndüren, fıtri safiyeti bozan ve kalpte, her türlü güzel duyguyu yutan kara delikler açan bu süreç neden ve nasıl maktadır? Bu soru, cevabını arayan varoluşsal bir sorudur yaşan- Hz. Peygamber (s.a.s), “Merhamet etmeyen, merhamet görmez” buyurmaktadır. Bu hadis, Türkçeye merhamet etmeyene merhamet olunmaz şeklinde de çevrilmiştir. Bu şekilde yapılan çeviriden şu anlaşılmaktadır: “Başkasına merhamet etmeyerek haksızlık eden kimseye, yaptğı haksızlığın ve verdiği zararın karşlığı olarak ceza verilirken merhamet edilmez.” Başka bir deyişle burada, cezaî bir prensip vaz ediliyormuş gibi anlaşılmaktadır. Oysa hadisin anlam ve ortaya çıkış bağlamı bundan çok farklıdır: Hz. Peygamberi, torunu Hasanı öperken gören bir kişi “benim on çocuğum var ama şimdiye kadar hiçbirini öpmedim” deyince Hz. Peygamber, “Merhamet etmeyen, merhamet görmez” buyurmuştur. (Buhan, Edeb” 18) “Onlara merhametle sevgiyle davranmazsan o çocuklar sevgiyi merhameti öğrenemez ve sonuçta sen de dahil olmak üzere hiç kimseye merhamet gösteremezler” demek istemiştir.

 Bu hadisten çıkan zorunlu mana şudur: “Merhamet görmeyen merhamet göstermez.” Çünkü insan tabiattaki diğer canlılardan farklı olarak, sevgi ve merhametle büyür. Merhamet görmemiş bir insanin başkalarına merhamet göstermesi beklenemez. Merhamet, ebeveynlerin yavrularına karşı gösterdikleri, anlık ve insiyaki bir şefkat hissinin adı değildir. Gerçek merhamet, bütüncül ve sistemli bir merhamettir. Çocuğun temel ihtiyaçlarını karşılamaya indirgenmiş bir merhamet eksiktir. Asil merhamet, çocuğu maddi ve manevi dünyası olan, şahsiyet sahibi bir birey olarak görüp onu dünya ve ahiret hayat konusunda bir bütün olarak hazırlıklı hale getirmektir. Anne babalar merhameti sadece çocukluk dönemi ile sınırlı görmemeli: çocuklarının büyüyeceği zamanları hatta onların ahiretlerini de bu merhametin kapsamı içine almalıdırlar. Dolayısıyla merhamet, çocuklar için bütün iyilikleri ve güzellikleri kapsayan, onların karakterini güzel hasletlerle mayalayan, geleceğe yönelik bir eğitim süreci olmalıdır.

 Merhametsizliğin çeşitli adlar altında bir sarmal halinde ve sistematik bir şekilde toplumu içine çek- tiği bir zamanda merhameti, münferit bir acıma hissinden ibaret saymak yetersiz bir bakış açısı olacaktır. Hz. Peygamber (s.a.s). “Müslümanlar birbirlerine karşı gösterdikleri dostluk, merhamet ve şefkatte tek vücut gibidirler. Vücudun bir organı rahatsızlansa diğer organlar o rahatsızlığı hisseder.” buyurmaktadır Hz. Peygamber’in merhametle ilgili hadislerine baktğımızda onun merhameti bütün topluma yaymak istediğini ve bir merhamet toplumu inşa etmek istediğini görmekteyiz.

 Modern Zamanların Merhameti

İnsan bir hayat mücadelesinin (kebed) içine doğmakta ve sosyal hayatın tüm evrelerinde başarılı ola- bilmek için hemcinsleri ile bir rekabete ve mücadeleye girmek durumunda kalmaktadır. Okulda, ticâri hayatta, toplumsal hayatta, siyasette diğer insanlardan daha başarılı olmak için rekabete girmek, adeta kaçılması mümkün olmayan bir seçenek olarak karşımızda durmaktadır. Üstelik başarının çalışmayla orantılı bir şekilde elde edilemediği toplumlarda ya da ortamlarda, yükselmek ve dikkat çekmek için çalşmak dışında, başka rekabet alanları da oluşmaktadır. Modern toplumlar rekabet-başarı diyalektiği üzerine kurulmuş toplumlardır. Ancak “rekabet” ve “başarı”nın ne olduğu üzerinde yeterince durulmamakta; bu iki kavram, gücünü bireylerin ve toplumun manevi dünyasına kadar yansıtabilen hoyrat ve başıboş birer etki merkezine dönüşebilmektedir.
 Modern çağın rekabet anlayışı, merhamete hayat hakkı tanımamakta; merhamet, insanin dinamiz- mini prangalayan, yeteneklerini ahlakî-insani bazı kayıtlarla daraltan, üretimi düşüren bir kavram olarak sunulmakta ve rekabet esnasında her türlü yola başvurmak mübah sayılmaktadır. Rekabetin acımasızca yapılması ise başarının yegane yolu ve yöntemi olarak gösterilmektedir. Çünkü rekabet dünyasında baziları başarıya ulaşırken bazıları da başarısız olacaktır. Bu bakış açısına göre, rakiplere karşı merhametsizlik  elemeye ve rekabete dayalı olan sistemin adaleti olarak görülmektedir.
 Diğer taraftan “başarı”, ön plana çıkmakla özdeşleştirilmekte; tevâzu, merhamet ve paylaşım başa- rının önünde bir engel gibi görülebilmektedir. İnsanın kendisini olduğundan daha bilgili, daha yetenekli, daha büyük gösterebilmesi için çaba sarf etmesi gerekli görülmektedir. Tevâzuda, tekebbür ile elde edilemeyecek bir gücün saklı olduğu; paylaşımda bencillikle ulaşılamayacak bir mutluluğun merhamette, acımasızlıkta olmayan bir verimliliğin olabileceği unutulmaktadır. Başarının, zekanın, aklın, ancak tevazu elbisesi içerisinde güzel göründüğü hatırdan çıkabilmektedir.
 Zihinlerin öğrenilmiş merhametsizlikle kodlandığı bir dünyada “her koyun kendi bacağından asılmakta”, “gemisini kurtaran kaptan sayılmakta”, “bize dokunmayan yılan bin yıl yaşamakta” ve sonuçta “merhametten maraz doğmaktadır”.
 Bütün bunlar karşısında, “başarı” yeniden tanımlanmalıdır. Aynı şekilde, “mutlak rekabet” yerine, “hakli ve meşru rekabet” kavramlarını ikame etmek gerekmektedir.

 Kendimizi Hapsetmek İçin ördüğümüz Duvar: Bencilik

 Mutluluğun kaynağının sadece maddiyata indirgenmesi halinde madde için geçerli olan teoriler mutluluk için de geçerlilik kazanacaktır. Maddi dünyada “kaynakların sınırlılığı” teorisi vardır. Bu durumda mutluluğun kaynağı olan maddiyatın sınırlı olması mutluluğun da sınırlı olmasını getirecektir. İnsanı bu dünyada mutlu kıldığı düşünülen maddi varlıklar her kesi mutlu etmeye yetmeyeceğinden, kaynakların adil bir şekilde paylaşılması da mümkün olmayacaktır. Bu ise mutluluğu elde etme konusunda bencilliği doğuracaktır. Oysa mutluluğun kaynakları sanıldığı gibi sı- nırlı değildir. İnsanın manevi dünyası, maddi dünyasından çok daha zengindir ve mutluluğun asıl kaynağı buradadır. Unutmayalım ki; eğer mutluysak bir kalbimiz olduğu için mutluyuz. Kendi iç dünyasında mutluluğu elde edemeyen birey diş dünyadaki maddi nimetlerle belki eğlenebilir, ancak mutlu olamaz.
 Mutluluk paylaşılmak için vardır. “Ötekinin mutluluğu olmayınca benim de mutluluğum olmayacak bilgisine sahip olan insan mutlu olmaya namzet insandır. Sadece kendi rahat ve refahlarına odaklanarak, sahip olduklarını paylaşmamak için etraflarına bencilik duvarı örenler, kendilerini yalnızlaştırmaktan öte bir şey yapmış olmazlar. Kendi nefislerini üstün tutarak ona ayrıcalıklı bir yer verenler diğer nefislere değer vermezler. Hz. Peygamber’in de ifade ettiği gibi kişinin her türlü nimeti sadece kendisi için istemesi, imanındaki hamlığa işaret eder Mutluluğunu başkaları ile paylaşabilen, onların mutlu olması için bir şeyler yapabilen, hayata onların gözüyle bakabilen, onların zor hallerinde kendi muhtemel zor halini görebilen ve bütün bunları bir davranış nosyonu haline getiren bireylerin sayısının arttrılması için derin bir şuur yenilemesine ve köklü bir anlayış değişikliğine ihtiyaç vardır.

 Ötekileştirme/Öteleme 

Diğer insanlara karşı zalimliği, acımasızlığı bilinç altında meşrulaştıran şeylerden biri de ötekileştirmedir. Din, dil, irk, cinsiyet, kültür gibi aidiyetler temelinde gerçekleştirilen ötekileştirme, “öteki”ni bizden farklı bir hüviyete büründürmekte ve onun karşısında hakim pozisyon alarak onu “yargılamayı”, “ötelemeyi”, “dışlamayı”, “dönüştürmeyi” hatta “yok etmeyi” meşru hale getirmektedir. Sonuçta kendi yavrusuna şefkatle davranan bir kişi, ötekileştirdiği insanın da bir anne-babanın çocuğu olduğunu unutabilmektedir. İnsanın kendi kazanımı olmayan hiçbir paye ve statü övgü ya da yergi konusu olamayacağı halde, kişisel ya da toplumsal kişiliğimizi oluşturan aidiyet un- surları üzerinden yapılan çatışma insanlık tarihi kadar eskidir. İnsan hakları konusundaki birçok olumlu gelişmeye rağmen “ötekileştirme” hâlâ merhametsizliğin en önemli sebeplerinden biri olmaya devam etmektedir. Ötekileştirme, töremize, örfümüze ve inancımıza sirayet eden sinsi bir hastalıktır. Bu hastalığı taşıdığımızı fark etmediğimizden ötekine merhametsizlik düşünce ve davranışlarımıza yansımakta ve bu merhametsizliğin ahlakla, değerle telifi mümkün görülebilmektedir. Sonuçta ilke, ahlak ve erdem sahibi olarak görülen kimseler dahi zaman zaman merhametsizliği meşru görebilmektedir.

Şiddet: Modern Çağın İletişim Dili 


Toplumları ve uluslar arası ilişkileri derinden  etkileyen küresel çaplı şiddet olaylan bir yana, şiddet bireylerin günlük hayatlarında en çok başvurduklar iletişim biçimlerinden biri haline gelmiş durumdadır. Şiddet giderek normalleşmekte ve hayatımızda kalıcı hale gelmektedir.
 Sosyal evrim kuramı olarak bilinen görüşe göre, saldırganlık ve şiddet insan türünün en temel özelik- lerinden biridir ve onun evriminde önemli rol oynamıştır. İnsan toplulukları arasındaki savaşların kökeninde de insandaki doğal saldırganlık eğilimi aranmıştır. Hatta birçok hayvan türünün ve insanın ortak bir özelliği olan saldırganlığın, boşaltılması gereken güçlü bir birikim yarattığı ve bu nedenle belirli bir uyarıcıya tepki olarak zaman zaman serbest bırakılması gerektiği ileri sürülmüştür. Toplu yıkımların ve ölümlerin yaşanmasına neden olan savaşların gerisinde insandaki şiddet eğilimini normalleştiren böylesi mekanik bir anlayış yatmaktadır. Saldırganlığın doğal bir güdü olduğu kanısı, faşizan anlayışların belirli dönemlerde yaymak istediği, insanı “hayvani içgüdülerle” tanımlayan indirgemeci bir yaklaşımdan ibarettir.
 Özellikle 2. Dünya savaşının sonuçlanmasına kadar Bati’da bu görüşün savaşların felsefi altyapısını oluşturduğu söylenebilir. (Tıpkı yakin zamanda yaşanan bazı savaşlarda “Zamanın Sonu” ve “Medeniyetler Çatışması” teorilerinin birer teorik zemin olarak kullanılması gibi).
Yakın dönemlerde ortaya çıkan, çatışmayı ve onun kökeninde yatan şiddeti toplumların kültürel kalıtımları ile açıklayan yaklaşımlar da vardır. Bugün saldırganlık ve şiddet, toplumsal dinamikler çerçevesinde, bütüncül bir bakış açısıyla anlaşılmalıdır. Çünkü çatışma ve şiddet, birbirleriyle ilişki içinde olan bireyler ya da gruplar arasında yaşanmaktadır. Üstelik şiddet, çoğu zaman, sanıldığı gibi sadece ilkel bir duygudan kaynaklanan bir davranış şekli olarak ortaya çıkmamakta; aksine, çağdaş birtakım konseptlere ya da kadim inanışlara dayandırılabilimektedir. Başka bir deyişle şiddet genetik kodlardan çok kültürel kodların ürettiği bir davranış biçimidir. Şiddet dinlerin, inanışların, ideolojilerin doğrudan doğruya ortaya koyduğu bir şey olmasa da insanlar, şiddet eğilimlerinde bun- ları birer referans olarak alabilmektedir. Oysa hoşgörüsüzlüğün gerçeklik iddiasında olan bir dinle hiçbir ilgisi olamaz.
 Maalesef toplumsal hayatın her aşamasında şiddetle karşı karşıyayız. Saldırganlık normalleştirilmekte, şiddet hayatın her alanında bir iletişim diline dönüşmekte ve talepler bu dil üzerinden ifade edilmektedir. Örneğin “yanlıs olanın düzeltilmesi” amacıyla uygulandığında şiddet meşru sayılabilmektedir. Şiddetin sadece filfi baskidan ibaretmiş gibi algılanması bile, bunun dışında kalan şiddet türlerini kanıksadığımızı göstermektedir. Bu meşruiyetin oluşturulmasında aile ve toplum yapısının etkisi ise son derece önemlidir .

Yok Edilen İnsan-Yitirilen İnsanlık 

Yüzyıllardır geliştirilen bir refleksin neticesi olsa gerek, bizler sadece katledilene, kandırılana, soyulana, mağdur edilen insana merhamet ediyoruz. Katilin, hırsızın, aldatanın şahsında yitirilen “insanlık” kavramını unutuyoruz. Aslında hayatin sona ermesi bakımından öldürülen insan ile ölen insan arasında hiç bir fark yoktur. Her ikisinde de bir can, bu dünyadan ayrılmaktadır. Fakat öldürmek, bir canın yok olmasından daha derin bir anlama sahiptir. Her bir cinayet maktülün şahsında “yok edilen bir insan”, katlin şahsında ise “yok edilen insanlık” demektir. Bundan dolayı “bir canı öldüren bütün insanları öldürmüş gibidir.” 
İnsan onurundan en çok bahsettiğimiz şu zaman da dahi dünyanın birçok yerinde bireysel ve toplu ci- nayetler işlenmektedir. Senelere yayılan zulümler ve cinayetler sürüp giderken, bizler sadece mağdurları ve maktülleri hatırlıyor, onlar için üzülüyoruz. Oysa “insan” için üzüldüğümüz gibi, “insanlık” için de üzülmeli ve bunun için daha çok şey yapmalıyız. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir