RAHMAN İSMİNİN VARLIK VE İNSANDAKİ TECELLİSİ: ŞEVKAT VE MERHAMET

RAHMAN İSMİNİN VARLIK VE İNSANDAKİ TECELLİSİ: ŞEVKAT VE MERHAMET



Cenab-ı Hakk’ın her bir isim ve sıfatının varlık aleminde bir tecellîsi söz konusudur. O’nun ulu isimlerinden biri de Rahman’dır. Her besmele çektiğimizde zikrettiğimiz bu isim, Allah Teala’nın yaratmış olduğu her varlığa rahmet ve merhametle işlem edişini ifade eder. Yüce Mevla, mahlukata merhametiyle işlem etmiş olduğu gibi, onların fıtratına sevgi, şefkat ve acıma duygusunu da yerleştirmiştir. Canlı ve cansız tüm varlık alemini ayakta tutan ve devamını elde eden şeyin, fıtratlarına yerleştirilen bu duygu olduğunu söyleyebiliriz. çevremize ibret nazarıyla bir bakmış olduğumuzda, tüm canlılarda görkemli bir sevgi ve merhamet ilişkisinin cereyan ettiğini görürüz. En bayağı bir canlıdan, en vahşi olduğu sanılan hayvanlara ve en muhteşem varlık olan insana varıncaya kadar tüm canlılarda, hayat adeta sevgi ve merhamet duygusu üzerine kurulmuştur. Varlıkların neslinin devamı temelde bir sevgi ilişkisine dayandığı benzer biçimde, onların varlıklarını idame ettirebilmeleri de, yine aralarındaki sevgi, şefkat ve merhamet ilişkisiyle sağlanmaktadır. Televizyonlarda gösterilen belgesellerde çok enteresan örneklerini seyrettiğimiz zaman, en basitinden en vahşisine, hayvanlar alemindeki sevgi ve acıma ilişkileri karşısında hayranlık duymamak mümkün değildir. Bir anne kuşun yavrusunu beslerken, onu tehlikelerden korurken göstermiş olduğu akıllara durgunluk veren çabası ve fedakarlık; yırtıcı bir hayvanın, yavrularını ve hemcinslerini koruma adına, hayatını tehlikeye atarcasına ortaya koyduğu savaşın; gene bir annenin evladını büyütüp yetiştirirken sergilediği sevgi, şefkat, acıma ve fedakarlık örnekleri, onların fıtratlarına Cenab-ı Hak tarafınca yerleştirilen sevgi ve acıma duygusunun fiiliyata dökülmesinden başka bir şey değildir. Bir başka ifadeyle, her bir varlık çeşidi, ilahi sevgi ve merhametten kendi oranına düşeni almıştır. Yunus Emre’nin dediği şeklinde; “Çalab’ın dünyasında bin bir türlü sevgi var, Kabul et kendi’özüne gör hangisi lâyıktır!” Eğer varlıklardaki bu sevgi ve acıma duygusu olmasaydı, herhalde varlığın devamı mümkün olmazdı.

Bu mevzu, insan ve toplum açısından normal olarak çok daha büyük bir önem arz etmektedir. Bilindiği şeklinde, varlıklar arasında insanın çok müstesna bir yeri vardır.
Yaratılış özellikleri ve sahip olduğu kabiliyetler itibariyle en mükemmel varlık insandır. Dolayısıyla, ilahi isim ve sıfatların en üst düzeyde tecelli etmiş olduğu varlık da
 insandır. “tanrı’ın yeryüzündeki halifesi”  Olarak yaratılmış olan insan, Rahman ism-i şerifinin de en mükemmel temsilcisi olmak durumundadır. Sadece bunun her insanda bu şekilde olmadığı da gözle görülen bir gerçektir. Doğrusu bazı insanoğlu gerçekten birer sevgi, şefkat ve merhamet timsali iken; bazıları da kin, nefret ve düşmanlık duygularıyla dolu, zalim ve gaddar olabilmektedir. İfade etmek gerekir ki, bir çelişki şeklinde görünen bu durum da yine insanoğlunun yaratılış özelliğiyle alakalıdır. şu demek oluyor ki, insanoğlu öyle enteresanbir varlıktır ki, Cenab-ı Hak onun fıtratına sevgi, şefkat, acıma, fedakarlık şeklinde müspet duyguların yanı sıra, kin, nefret, düşmanlık ve bencillik benzer biçimde menfi duyguları da yerleştirmiştir. Bu özelliğiyle insan çift kutuplu bir varlıktır.

Bununla beraber, Allah (c.C.) insana akıl ve irade kabiliyeti vermek suretiyle, iyi ve kötü, hayır ve şer, hak ve batıl tarzında anlatılan, birbirine zıt iki yoldan herhangi birini seçmede onu hür ve muhayyer bırakmıştır. Sadece, kendi iradesiyle hayır ve hak yolu seçerek gereğini yapanları mükafatlandıracağını; şer ve batıl yolu tercih edenleri de cezalandıracağını söylemiştir. Hal böyle olunca, insanoğluın bu durumda doğru seçimi yapabilmeleri için bir irade eğitiminden geçmeleri gerekmektedir. Yüce Rabbimiz, ilâhî rahmetinin gereği olarak, insanlara bu anlamda yol göstermek ve onların iradelerini eğitmek üzere, Hz. Âdem (a.S.)’den bu tarafa bir çok peygamber ve din göndermiştir. Peygamberlerin ve getirdikleri din ve kitapların asıl gayesi, insanları şer ve batıl yoldan sakındırıp, hak ve hayır yoluna sevk ederek, ebedî kurtuluşa ulaşmalarını sağlamaktır. Ne yazık ki, insanların bir kısmı bu ilâhî rahmeti görmeyerek sırt çevirmişler, bunun sonucu olarak nefsani heva ve heveslerinin peşine düşerek, insanlıktan uzaklaşmış ve ilahî azabı hak etmişlerdir. Oysa ki  insana yakışan, gözünü ve gönlünü ilahî rahmete açmak, Hakk’ın sesine kulak vermesi ve onun yolunda yürüyerek insanlığını gerçekleştirmek ve ebedî saadete erişmek olmasıdır.

İşte bu aşamada, eğitimin ne kadar önemli olduğu ortaya çıkmaktadır. İnsanoğlu her yönden eğitilmek zorunda olan bir varlıktır. Özellikle de irade ve gönül eğitimi bu anlamda çok önemlidir. Azca önce de söylediğimiz benzer biçimde, bütün peygamberlerin gerçek misyonu, ümmetleri nezdinde bu eğitim işini gerçekleştirmekten ibarettir. Aynı şekilde, kıyamete kadar tüm insanlığa hitab eden son peygamber Hz. Muhammed (S.A.S.)’in gönderilmesinin amacı da bundan başka bir şey değildir. Nitekim, “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” (Kenzül-Ummal, III, 16, H.No:5217) buyurarak, peygamber olarak gönderilişindeki amacın, insana yakışan tüm ahlâkî güzelliklerin gerçekleştirilmesi olduğunu ifade ederken, bunun tahakkuk ettirilmesinde kendisinin bir “muallim” ve “mürebbî” konumunda olduğunu, “Ben bir muallim olarak gönderildim.” (Kenzül-Ummal, X, 147, H.No:28751) hadîsiyle beyan buyurmuştur. Üstelik onun yalnız bir muallim değil, ümmetine kazandırmayı amaçladığı değerler hususunda “güzel bir örnek” olduğu da Kur’an-ı Kerim’de ifade buyrulmuştur.

İşte, Hz. Peygamber (S.A.S.)’in ümmetine kazandırmaya çalıştığı insani ve ahlaki değerlerin en önemlilerinden biri de, sevgi, şefkat ve acıma duygusudur. Gerek onun getirmiş olduğu İslam dininin telkin etmiş olduğu ahlâkî ve manevî değerlere, gerekse bizatihi kendi yaşamında ve insanlarla ilişkilerinde sergilemiş olduğu prensiplere baktığımızda, insanlara kazandırılmaya çalışılan temel değerlerin şu iki hedefte temerkûz ettiğini görmekteyiz:

1. Allah Teala’ya layıkıyla kulluk.

2. Mahlukata ve insanlara şefkat ve merhametle işlem. Bütün İslamî öğretilerin özünü bu prensipler oluşturmaktadır diyebiliriz. Nitekim Resulullah Efendimiz (S.A.S.) de, allah’a karşı tavırlarında “gerçek bir kul” olmanın yanında, mahlûkâta ve insanlara yönelik davranışlarında da tam bir “şefkat ve acıma abidesi” idi. Hz. Peygamber (S.A.S.) bizlere, ilâhî rahmet ve merhamete mazhar olmanın yolunun, merhametli olmaktan geçtiğini öğretmektedir. O’nun Allah,ın yolunda yapmış olduğu savaşların bile temelinde, acıma duygusunun yatmış olduğunı söylemek mümkündür. Çünkü o, insanlara İslamî ve insani değerleri kazandırmanın önündeki engelleri kaldırmak üzere savaşmıştır. Yoksa, asla zulüm, diktatörlük ve kan dökme adına savaşmamıştır. Kısacası, Efendimiz (S.A.S.) şefkat ve merhamet ekseninde bir yaşam yaşamış ve ümmetine de bunu tavsiye etmiştir.

Bugün dünyanın bir çok bölgesinde savaş, zulüm, baskı ve tahakkümler yaşanıyor, insanoğlu arasında kin, nefret, düşmanlık ve kavgalar kol geziyorsa, bunun yegane sebebi, insanoğluın allah Teala’nın ve O’nun kutlu elçisi Hz. Peygamber (S.A.S.)’in çağrısına kulak tıkaması ve İslam’ın öğrettiği insani, ahlaki ve manevi değerlerin insan ve cemiyet yaşamından dışlanmış olmasıdır. İnsanî ve manevî değerlerden, sevgi, şefkat ve acıma duygularından soyutlanmış insanoğluın, şahsi çıkarları uğruna yapamayacakları fenalık yoktur. Bu değerlerden yoksun insanoğlu, Allah’ın kendilerine bahşetmiş olduğu akıl şeklinde bir nimeti de kullanarak, en tehlikeli varlık haline gelebilmektedirler.

Allah,ın dostlarının insanlarla sevgi merkezli ilişkilerinde temel prensipleri, “incitmemek ve incinmemek” olmuştur. Bir şairimiz bu prensibi şiir diliyle şöyle ifade etmiştir:
“Cihan bağında ey akıl, budur makbul-i ins ü cin,
Ne kimse senden incinsin, ne de sen kimseden
incin!”

Alvarlı Efe diye meşhur olan Muhammed Lütfi
Efendi, kimseyi incitmemenin önemini bir şiirinde nakarat
halinde söylemiş olduğu,
“Sakın incitme bir canı,
Yıkarsın arş-ı Rahman’ı!”

beytiyle dile getirirken; Darendeli Osman Hulusî
Efendi de aynı tavrı:

“Sakın nefsine uyup, bir can incitmeyesin,
Hüsn-i edebi koyup, bir can incitmeyesin!
Hepsi kardaşlarındır, yolda yoldaşlarındır,
şekilde haldaşlarındır, bir can incitmeyesin!
Beyhude canın sıkıp, insanlığından çıkıp,
Dil ka’besini yıkıp, bir câan incitmeyesin!”

dizeleriyle insanlara tavsiye etmektedir. O, aynı anlayışla, bir başka şiirinde de şu tembihleri yapmaktadır:

“İncitme sen kimseyi, hiç kimseye incinme hem,Güler yüzlü, tatlı dil, her ağızın balı ol.

Güneş şeklinde şefkatli, yer şeklinde tevazulu, Su şeklinde sehavetli, merhametle dolu ol!” Kısacası, toplumsal barış, huzur ve kardeşliği tesis etmenin yegane yolu, insanların kişilik duygusundan sıyrılarak, gerçek anlamda sevgi, şefkat ve acıma duygusunu içlerine sindirmelerinden geçmektedir. Bu da ancak, ciddi, kapsamlı ve uzun süreli, dinî ve manevi bir eğitim yardımıyla gerçekleşebilir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir